Fon soruşturması, sermaye piyasalarında gerçekleştirilen bazı işlemlerde hisse fiyatlarının olağan dışı şekilde yükseltildiği ve fonlar üzerinden yürütülen para hareketlerinin incelendiği iddiaları üzerine başlatıldı. Sermaye piyasası işlemlerine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında 46 tüzel kişi, 18 fon ve 42 gerçek kişi olmak üzere toplam 106 kişi ve kuruluş hakkında malvarlığı tedbiri uygulanması talep edildi. Talep yazısında, ilgili kişilerin sermaye piyasası araçlarının dondurulması, yüksek tutarlı para transferleri ile malvarlığını azaltıcı işlemlerin engellenmesi istendi. Gündemin üst sıralarında yer alan Fon soruşturmasıyla ilgili Hande Fırat, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.
“Adalet toplumsal kurumların ilk erdemidir; tıpkı doğruluğun düşünce sistemlerinin ilk erdemi olması gibi.”
John Rawls bundan yarım asır önce söylemiş bu sözü, çünkü kurumların yalnızca işlemesi yetmez; adil olduklarına da inanılması gerekir. Finans piyasaları için ise bunun adı güvendir. Bazen bir ekonomik krizi rakamlarla anlatmak kolaydır. Kaç fon tasfiye edildi? Kaç yatırımcı etkilendi? Ne kadar para içeride kaldı? Kim ne kadar kazandı, kim ne kadar kaybetti? Ama bazı krizlerin bilançosu Excel tablolarına sığmaz. Sermaye Piyasası Kurulu’nun açıkladığı rakama yalnızca “yatırımcı” diye bakmayın. İçinde parasının değerini enflasyona karşı korumaya çalışan da var. Emekliliği için birikim yapan da. Birkaç bin lirasını değerlendirmek isteyen de. Milyonlarla yatırım yapan da.
Ve şimdi hepsinin önünde aynı soru duruyor: Benim param ne olacak? Fakat bence Türkiye’nin sorması gereken daha büyük bir soru var:
“Bir finans krizinde kaybedilen yalnızca para mıdır? Yoksa asıl büyük kayıp, toplumun ‘aynı kurallar herkes için geçerli’ olduğuna dair inancının zedelenmesi midir?”
MESELE 131 FONDAN İBARET DEĞİL
Önce hakkını teslim edelim. Devlet bu meseleye müdahale etti. Dolayısıyla ortada devletin seyirci kaldığı bir tablo yok. Ama mesele zaten burada bitmiyor. Çünkü finans piyasalarında güven yalnızca kriz çıktıktan sonra yapılan müdahaleyle ölçülmez. Nereye gitsem herkesin gündeminde olan bu konuda akıllardaki sorular şunlar;
– Kriz çıkmadan önce sistem ne kadar iyi çalışıyordu?
– Riskler ne zaman görüldü? Kim gördü? Kim görmedi?
– Kim hangi bilgiye ne zaman sahipti?
– Piyasadaki herkes aynı bilgiye aynı anda ulaşabildi mi?
5 BİN LİRA İLE MİLYONLAR AYNI PİYASADA
Meselenin beni en fazla düşündüren tarafı; maaşından artırdığı 5 bin lirayı, 100 bin lirayı, bir fonda değerlendiren vatandaş olduğunu düşünün. Diğer tarafta milyonlarca liralık pozisyon alabilecek yatırımcılar var. Bunda başlı başına yanlış hiçbir şey yok. Bir insanın zengin olması suç değildir. Büyük yatırım yapmak da ahlaki bir problem değildir. Sermaye piyasasının varlık nedeni zaten tasarrufları yatırımla buluşturmaktır. Fakat;
– İki yatırımcı arasındaki fark yalnızca sermaye miktarı olmaktan çıkıp bilgiye erişim farkına dönüşüyorsa, orada mesele değişir.
– Sermaye piyasasının temelinde görünmeyen bir sözleşme vardır; Herkes aynı oyunu oynuyor. Riskler farklı olabilir. Para miktarı farklı olabilir. Bilgi, tecrübe, yatırım tercihi farklı olabilir. Ama kural aynı olmalıdır. Bugün kamuoyunda asıl tartışılan nokta budur.
ASIL MESELE: BİLGİ
Finans piyasalarının en değerli ürünü aslında para değildir. Bilgidir. Çünkü aynı hisseyi aynı dakika içinde alan iki kişiden biri diğerinin bilmediği kritik bir bilgiye sahipse, kâğıt üzerinde aynı piyasada olsalar bile gerçekte aynı oyunu oynamıyor olabilirler. Bu nedenle gelişmiş sermaye piyasalarında “içeriden öğrenenlerin ticareti” meselesi bu kadar önemlidir. Ama konunun hukuktan önce gelen bir ahlak tarafı da var. Bir garson düşünün.
Biriktirdiği az miktarda bir parayı fona koyuyor. Bir emekli düşünün. Yıllarca çalışmış, parasını enflasyona karşı korumaya çalışıyor. Bir de yüz milyonlarla işlem yapabilen yatırımcıyı düşünün. Servetlerinin eşit olması gerekmiyor. Kazançlarının eşit olması da gerekmiyor. Ama bir şeylerinin eşit olması gerekiyor; “Oyunun kurallarının.”
ÇÜNKÜ ENFLASYON İNSANI YATIRIMCI YAPIYOR
Üstelik bu tartışmayı Türkiye’nin ekonomik şartlarından bağımsız değerlendiremeyiz. TÜİK’in son açıklanan verisine göre Ağustos 2026 itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31.51. Gıda fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 33.79, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlardaki artış ise yüzde 39.77… Bu rakamlar bize başka bir şeyi anlatıyor.
Türkiye’de insanlar yalnızca “daha çok para kazanmak” için yatırım yapmıyor. Bazen sadece parasının değerini koruyabilmek için yatırım yapmak zorunda hissediyor. Eskiden finans piyasasıyla hiç ilgilenmeyen insan bugün mevduatı, altını, borsayı, fonu öğreniyor. Çünkü cebindeki paranın satın alma gücü eriyor. Bu nedenle küçük yatırımcının güveni artık dar bir sermaye piyasası meselesi değildir. Sosyal bir meseledir.
CUMHURBAŞKANI KIZGIN VE KARARLI
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın son açıklamaları önemli. Erdoğan, “Her kim milletin hakkına, hukukuna, malına, mülküne el uzatırsa karşısında bizi bulur, devleti bulur. Biz yanlış yapanla, nefsine yenik düşenle vedalaşır, yolumuza güçlenerek devam ederiz” dedi. Bu sözlerin gerektirdiği standart aslında çok açık. Kim olursa olsun, hangi siyasi görüşten olursa olsun, kime yakın olursa olsun; aynı inceleme, şeffaflık ve hukuk uygulanacak.

PEKİ O FOTOĞRAFIN SIRRI NE?
Cumhurbaşkanı krizin başladığı ilk günden itibaren bu konudaki bakış açısını net bir biçimde ortaya koydu. İlgililere neden bu durumun önceden tüm boyutları ile görülmediği sorusunu da net biçimde yöneltti. Edindiğim bilgilere göre, bir gün önce yapılan toplantıda kriz patlamadan çıkanların kim olduğunun bir an önce ortaya çıkarılması ve kendisinin bilgilendirilmesi talimatını verdi. Hangi partiden olursa olsun siyasetçi ya da bürokrat için kanun ne diyorsa o uygulanacak. Bu kapsamda son bir ayda çıkanlar için inceleme yapılacak. Cumhurbaşkanı’nın bu konuda hem çok kararlı, hem de çok kızgın olduğu belirtiliyor.
PARALAR NEREDE?
Gerçekten fon mağduru olanların ana paralarının ödenmesi için de harekete geçildi. Şu anda üzerinde durulan modelde sadece ana paraların dikkate alınması değerlendiriliyor. Buna göre 1 milyon liraya kadar olan ana paralar öncelikli olarak ödenebilecek. Eğer ana para 1 milyonun üzerinde ise, ilk etapta 1 milyon liraya kadar olan bölüm ödenebilecek. Oluşacak havuzda birikecek tutara göre de diğer ödemeler yapılacak. Ancak bu modelde henüz son nokta konulmadı. Bu kapsamda yurt içinde ve dışında paralarla ne alındığı, hangi ülke ya da ülkelere götürüldüğünü tespit için de çalışmalar başladı. Ekonominin bir milli güvenlik meselesi olduğu vurgusu yapılan toplantıda yabancı yatırımcılara yönelik de güven çalışması üzerinde duruldu.
SANDEL’İN SORDUĞU SORU
Harvard Üniversitesi’nden Michael Sandel bir kitabında (What Money Can’t Buy: The Moral Limits of Markets) piyasa ekonomisi ile piyasa toplumu arasındaki farkı inceler. Sandel, piyasanın yalnızca ekonomik faaliyetleri düzenleyen bir araç olmaktan çıkıp, toplumsal değerleri de belirlemeye başlamasını sorguluyor. Yani sorun insanların farklı miktarda paraya sahip olması değil. Sorun, paranın başka şeyleri de satın alabildiğine ilişkin toplumsal kanaatin oluşmasıdır; daha fazla bilgi, yakın erişim, farklı muamele, ayrıcalıklı kapı. Bir toplumda bunların var olduğuna inanılması kurumlar açısından başlı başına bir güven problemidir.
RAWLS OLSAYDI NEYE BAKARDI?
Bir başka düşünür John Rawls’ın adalet teorisinde kritik kavramlardan biri adil fırsat eşitliğidir. Toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin varlığı tek başına adaletsizlik anlamına gelmez. Ancak kurumların adil olması ve fırsatların yalnızca kâğıt üzerinde değil, gerçek anlamda erişilebilir olması gerekir. Rawls’ın ikinci adalet ilkesi de ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri bu çerçevede ele alır. Bunu finans piyasasına tercüme edersek özü şu; “Devletin kurduğu ve denetlediği piyasada kurallar kişiye göre değişemez. Çünkü adalet sonuçların eşitliği değildir. Adalet, oyunun kurallarının güvenilirliğidir.”
‘SİSTEMİK RİSK YOK’
Bir başka ayrımı da yapmak zorundayız. 455 bin 758 yatırımcının bulunduğu 131 fonda yaşanan sorun ciddi olabilir; fakat bundan otomatik olarak “Türkiye’nin bütün finans sistemi çöktü” sonucu çıkmaz. Zaten ekonomi yönetiminin ve iktidarın temel vurgusu da sorunun sermaye piyasasının belirli bir bölümünde kaldığı ve finansal sistem açısından sistemik bir risk oluşturmadığı yönünde. Krizi büyütmek de küçümsemek kadar yanlış olabilir. Ancak “sistemik risk yok” demek, “ahlaki ve kurumsal risk yok” demek değildir. Bence tartışmanın düğümlendiği nokta tam burası. Çünkü vatandaşın zihnindeki temel soru “Birileri benden önce mi biliyordu?” İşte bu sorunun ekonomik modellemesi kolay değildir. Ama maliyeti çok büyüktür.
455 BİN 758 KİŞİYE CEVAP VERİLMELİ
SPK’nın yatırımcı sayısını açıklaması önemli. Tasfiye mekanizmasının belirlenmesi önemli. Soruşturmaların yürütülmesi önemli. Fakat bundan sonraki aşamada şeffaflığın daha da önemli olacağını düşünüyorum. Kamuoyunun bilmesi gerekenler mümkün olan ölçüde ortaya konmalı. Soru işaretlerini gidermenin en iyi yolu daha az konuşmak değil, daha fazla veri açıklamaktır.
BİR DE AHLAK MESELESİ VAR
Hukuk bize neyin suç olduğunu söyler. Fakat toplum yalnızca ceza kanunlarıyla yaşamaz. Bir de ahlak vardır.
Bir davranış suç oluşturmayabilir ama kamu görevi açısından açıklama gerektirebilir. Bir işlem tamamen yasal olabilir ama zamanlaması nedeniyle kamuoyunda soru işareti yaratabilir. İşte siyasette etik standart tam burada başlar. “Suç var mı?” sorusu savcının sorusudur. “Toplumun güvenini korumak için ne kadar şeffaf olmalıyım?” sorusu ise siyasetçinin. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir. Ama ikincisini de birincinin arkasına saklamamak gerekir. Bir ülkenin en değerli fonu, vatandaşının kurumlarına yatırdığı güvendir, çünkü o fonun tasfiyesine hiçbir ekonomi dayanamaz.
